Onus Probandi yani, Türkçe karşılığı “İspat yükümlüğü” olan latince bir terimdir. Daha çok hukukta kullanılır.
Onus Probandi, aslında latince olan şu terimin kısaltılmış halidir: Necessitas probandi incumbit ei qui agit
Bu terimin Türkçe’ye çevrilişi şöyledir: “İspat yükümlülüğü iddia sahibindedir.” Yani anlayacağımız, bir şahıs, bir iddia ortaya atıyorsa bunu mutlaka kanıtlamak zorundadır.
Hukuk ile ilgili olan hemen her kaynakta ispat yükümlülüğünden bahsedilir. Örnek verecek olursak; ne diyor Wikipedia’nın Duruşma ile ilgili Türkçe sayfasında ? :
Duruşma oturumu, olayı gündeme getiren kişi tarafından açılır. Ceza davalarında bu kişi savcı da olabilir; özel hukuk davalarında ise davacının kendisi ya da avukatıdır. Bu kişi iddiasını kanıtlarla sunmakla yükümlüdür. Buna “ispat yükümlülüğü” denir. Bu da yargıç ya da jürinin davalının mahkûm olması konusunda ikna edilmesi ya da davacı yararına olabilecek bazı gelişmelerin sağlanmasıyla gerçekleşir.
“İddianın doğru olmadığını ispatlama yükümlülüğü” ise mantıksal bir safsatadır.Buna örnek olarak şunu verebiliriz:
Y kişisi, X kişisinin hırsız olduğunu iddia eder. Ancak Y, X’in hırsız olduğunu ispatlayamaz. Bunun üzerine Y şöyle der: “O zaman X de hırsız olmadığını ispat etsin”
İşte Y, tam da burada matıksal bir safsata yapmış olur. Aynı şey Tanrı’nın olduğunu iddia edenler için de geçerlidir.
“Tanrı’nın olmadığını kanıtlama yükümlülüğü” diye birşey olamaz. Asıl yükümlülük, Tanrı’nın var olduğunu iddia edenlerdedir.
Tanrının var olduğunu iddia eden, karşı tarafa “Tanrının yok olmadığını ispat et”diye bir iddia ileri sürmesi mantıken hatadır. Tanrının var olduğunu ispat eden bir delil ileri sürüp bunu ispatlaması haliinde karşı tarafın kaziyesini de çürütmüş olacaktır. Ancak Tanrının yok olduğunu iddia eden bu sefer karşı tarafın ileri sürdüğü delilin aksini ispatla yükümlü olacaktır.
@emrah: Bize hiçbir zaman Tanrı’nın varlığına dair bir ispat sunalamadı. Bu yüzden bunu çürütmek gibi bir sorumluluğumuz yok.
ŞÜPHELİ KANIYA SAYGILARIMLA..çok iddialı bir cevap olmuş. Bir kere siz kimsizniz. bir grup adına mı araştırma yapıyorsunuz. yoksa bu kendi şahsi kanaatiniz mi? Ben kimsenin inandığına yada inkar ettiğine karışmak gibi bir vazife içine girmiyorum. sanki bütün bilgi kaynaklarını tarayıp gözden geirmiş, kainatın herbir zerresini araştırmış sonra da bize böyle bir ispat sunulmadı demişsiniz. en azından ileri sunulanların yanlış olduğunu bilimsel olarak ya da aklen çürütme yoluna gitmeniz daha mantıklı olurdu sonra da ortada Tanrının varlığına dair bize bir ispat sunulamadı diye basit bir yargıya varmazdınız. iyi geceler..
@emrah:
Oooo. Sizinkisi de az iddialı olmamış yani. Sanki, bu dünya dışından, fizik üstü bir varlıkla(sizin deyiminizle Tanrı’yla) aradaki perdeyi kaldırmış, onunla görüşüp, konuşmussunuz gibi geliyor söylediklerinden anlaşılan.
Benim herşeyi bilmem gibi bir durum söz konusu değil. Bana ispat sunun kabul edeyim.
Bu görüştüğünüz, tanıştığınız varlıkla beni de tanıştırırsanız sevinirim.
Allah’a delil, Allah’ın yaratığı kainattır; Kur’an ve Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir.Her şey O’nun mülküdür. O’na delil O…
En mühim ve dikkat çekici şudur: Miladi 7. asırda kainatın sırrı, ilmi ve fenleri açılmamıştı. Bilhassa Mekke’de -hele ilim tedrisatı yokken- bu asırda vahyi İlahi ile mazhar olan Hazret-i Rasulullah aleyhissalatu vesselam, vahyi İlahi’den neler bildirdi neler… Varlık birliği, hayat sırrı, dünyanın yaratılışı, dünyanın uzaması, Güneş, ay yer küresinin dönüşü, göklerde hayat oluşu, havada oksijenin azalması,atom ve içindekinin parçalanması, bulutların yağmura gebe göstermesi ve sair..Daha bunlar keşfolmadan evvel göstermesi, cümleten delildir ki, Kur’an O Allah’ın sıfatıdır, konuşmasıdır…ve Hazreti Muhammed aleyhissalatu vesselam da elçisidir. O’nun, varlığında ve birliğinde şek ve şüphe yoktur.
Mezkuratlardan birer temsil verelim, kalbimiz mutmain olsun…Her ne kadar Kur’an-ı Azim-üş-Şan fen ve sanatları apaçık bildirmemiş ise de manen ve işareten bunca ulemaya yol göstermiştir. Zira Kur’an, insanların din ve dünyası için irşad kitabı olup, ahirete daha önem vermiştir. Hem de gizli olarak pek çok eşyanın hakikatine işaret buyurmuştur. Bu sebeple, tabii, coğrafi, tıbbi ve kimyevi meselelere işaretleri, elbette Kur’an’ın Allah’ın kelamı ve mu’ciz bir kitap olduğuna delildir. Evet Kur’an mu’cizdir… işte bu delillerden birkaçı:
1.YER VE GÖĞÜN ASLI BİRDİR
Dünya birliği ve hayat sırrı.. İşte Kur’an’ın işaret buyurduğu binden birini açıklayalım: أَوَلَمْ يَرَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنْ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ ” Göklerde yer bitişik bir halde iken = bir madde halinde iken, eczası gaz zerreleri şeklinde birbirine yapışıkken, bizim onları birbirinden yarıp ayırdığımızı her diri şeyi de sudan yarattığımızı o inkar eden ehli küfür görmediler mi?. halen inanmayacaklar mı onlar?.”[1]
رَتْقًا kelimesinde, muzaf mahfuzdur. Ve رَتْقًا ; birbirine munzamyani sahib-i zam ve birbirine eşit olmak demektir.
Ruh-ul Beyan tefsirinde beyan edildiği üzere, “gök ve yer bir madde;zerreler, gazlar halinde bitişikti. Buhar, duman ve gazlar halinde idi. Kısım kısım, tedricen su oldu. Ve sonra, güneş âlemi ondan meydana geldi ve bizim durduğumuz yer de ondan bir parçadır.” Demek ki, ateşin aslı sudur.
Buna delil, yerde takribi olarak 92 unsur vardır. Ve bu unsurlar aynı zamanda güneşte de vardır. Beş esaslı unsur: Hidrojen; helyum ; karbon ve azot; oksijen ve fosfor; demir unsurlarıdır. Güneşte bunlar bulunduğu gibi yer küresin de debulunuyor. Yer küresi gibi diğer kürelerde de bulunuyor. Bütün küreler güneşten aksederler. Nihayet yer ve gök aynı şey’i vâhiddir ve bu unsurlardan meydana gelmiştir. Bu ayetin birinci şıkkı kimya ve fizik alimlerine hitap ediyor: ” Göklerde yer bitişik bir halde iken = bir madde halinde iken, eczası gaz zerreleri şeklinde birbirine yapışıkken, bizim onları birbirinden yarıp ayırdığımızı her diri şeyi de sudan yarattığımızı o inkar eden ehli küfür görmediler mi?. halen inanmayacaklar mı onlar?.” mealindeki cümlede altı cihetle mu’cize vardır:
1- Hitab doğrudan doğruya küffâra olduğuna göre, maddenin keşfinde küffârın daha muvaffak olacağına işarettir. Binaenaleyh küffârın inâden inkarları büyük suç sayılır.
Her ne kadar müslümanlar bu keşifte onlarla bereber ise de, keşifleri olmasaydı dahi, imanları olurdu. Bu takdirde mü’minin imanı, inad ve iddiaya mebni değil, bilakis irâdidir.
2- Yukarda parantezle gösterdiğimiz رَتْقًا ‘ın manasında, bugünkü ilim müttefiktirler. Nitekim İbni Abbas’a göre de رَتْقًا : “ateş küresi gibi kupkuru”; فَتَقْ ise: “yarılıp ayrılma” demektir. Yani Allah Teâla, yeri nebatla, semâsını yağmurla birbirinden yarıp ayırmıştır. Aynı zamanda, İbni Abbas’tan gelen ikinci bir nakilde رَتْقًا : “cinslerin, zat ve madde olarak birbirine bitişikliği”; فَتَقْ ise: “onların zat olarak birbirinden ayrılması” olur.
Bugünkü ulemânın da vardıkları son kanaat, bu iki görüştür. İlmin Kur’ân’a mutabık olması, Kur’ân’ın mu’cizesini isbat ettiği gibi, Kur’ân’ın mu’ciz lafızları da, ilmin doğruluğuna şahit olur.
3- Arzın tekil, semâvât’ın çoğul olarak gelişinde, kürre-i arzın tabakalarının bitişik; semâvâtın ise birbirinden ayrı olması gösterilir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında, yerin top halinde oluşu bilinmemişti. Tabii ki bu bildiriş, Allah Teâla’nın varlığına ve brliğine delildir.
4- Asılda yer ve göklerin ilk yaratılışında, şimdiki hayata elverişli olmamasını beyan eder. Allah Teâla’nın yer ve gökleri şimdiki hayat için yararlı bir hale getirmesi, onu yoktan yaratması gibi, kudretinin, ilminin delilidir.
5- Kainatın aslının su olmasını gösterir. Bu hususta kimya ve fizik ilmine vâkıf olanlar, ayet-i kerimenin bu mu’cizesini daha güzel anlarlar. Nitekim, “Her bir şey, bir sudan yaratılmıştır.”[2] mealindeki hadis-i şerif de, herşeyin aslının su olduğu tasrih etmiştir.
6- Yaratılan tüm canlıların hayatının suya bağlanması da Allah Teâla’nın kudretinin ayrı delilidir.
“Şu büyük ecrâmın birbirinden ayrılışında, bir kudret ve yaratma eli apaçık görülür. Hele hayatın kaynağı olan suda, O Yüce Kudret ne kadar aşikardır. Suda iki türlü diriltme vardır: Birinci diriltme ve devamlı diriltme…
Kur’an’da açıklandığı üzere, büyük cisimlerde ayrılış husule gelmiş, yerle gök birbirinden ayrılmıştır. Yer başlı başına şu’le saçan bir kıta olmuştur. O zaman, kimya bilginlerinin oksijen dedikleri su maddesi kendisindeki hararetle yerden tebehhur ediyor ve hava boşluğunda rastladığı soğukluk onu suya çevirdikten sonra su, ağırlığından dolayı yere iniyordu. Bu keyfiyet tekerrür ede ede, nihayet bütün yeryüzü su oldu. Sora bundan karalar meydana geldi; nebatlar,hayvanlar ve bütün canlılar sudan zuhur etti. İşte bu birinci diriltmedir ki, ayet-i kerimede yerin gökten ayrılışı bildirildikten sonra, herşeyin su ile haya bulduğunun zikredilmesi, buna işarettir.
Devamlı diriltmek ise, arzın her yerinde, her an, her canlıda müşahede olunmaktadır. Buna da ;
وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا
الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ
“Sen yeri kupkuru ve ölü görürsün. Fakat biz onun üstüne suyu = yağmuru indirdiğimiz zaman o harekete gelir, kabarır; her güzel çiftten nice nebat bitirir.”[3] mealindeki ayet-i kerimeyle işaret edilmiştir.
Bundan anlaşılıyor ki, ister hayat âleminin tekvini ve nevi’lerinin icadı zamanındaki birinci diriltme olsun.. ister bu nevi’lerin bütün gün doğup büyüyen ferdlerinde ve cüzlerinde yenilenen diriltmede olsun; yeryüzünde her canlının hayatı ancak suyladır.
Kur’an-ı Kerim’in birçok yerlerinde halk ve tekvinden bahsolunur. Bunun hikmeti, Yaratan’ın kudretine, ilmine, hikmetine deliller vermek,nazarları bunlardan ibret almaya ve faydalanmaya yöneltmek, Allah’a iman etmeye, salih amellerde bulunmaya irşad etmektir.Yoksa halk ve tekvinin mufassal bir surette mahiyetini şerhetmek maksat değildir. Bunun içindir ki, Kur’an-ı Kerim’de hakikatlar ancak ibretler ve öğütler tarzında gösterilmiştir. Asrımızda tekvin ilmi bilginlerinin yaratılışa dair birçok hakikatleri keşfetmelerine rağmen, asırlardan beri tilâvet olunan tekvin ayetlerinin hiçbirinde bunlara aykırı hiçbir şey görülmemiştir.”[4]
Evet, insanlar bir nokta sudandır. Ve hayatı da su iledir. İşte kat’i delil Alah’ı gösterir.
El-Enbiya suresi 30′uncu ayetinde الْمَاءِ kelimesindeki “elif lâm” cins için olunca, herşeyin bidayetlerinde suya ihtiyaç vardır… eğer “elif lâm” nevi’ için olursa, hayvandan herbir nev2in ayrı ayrı ve nebattan hr ir nev’in ayrı ayrı su ile hayatı husule gelir demek olur… Evet, hayat için su en lazım ve mühim unsur ve düsturdur… Hatta kürre-i arzın yüzünde üç çeyrek miktarında su halen vardır.
Su maddesi canlıların aslı olduğu gibi, aynı zamanda canlıların yaşamasında da çok rol oynar. Eğer su maddesi olmasaydı, yeryüzünde pis kokular, dumanlar, gazların çoğalmasıyla hayat felce uğrardı. Özellikle sıcak mevsimde, bilhassa sıcak memleketlerde, güneşin ısı ve hararetinin çoğalmasından, karadaki nebat, hayvan yaşayamazdı. Demek ki su, en büyük nimettir. Çünkü su hayata hizmetçidir; şöyeki:
Suyun cevherinde yükselme ve eritme kabiliyeti olduğundan, daimi surette seyyaldir. Bundan dolayı, yerdeki hararetin dengesini korur ve canlıların hayatına hizmet eder. Özellikle insanın teneffüsüne yardımcı olur; ruhunu okşar; bedeninin kokusundan ve birçok mikroplardan kurtarır; bunalımını giderir.
Su da bir de, gerginleştirme kabiliyeti vardır. Mesela girdiği herhangi bir cismin tepesine çıkar; fidanın, nebatın, tohumun üstüne çıkar. bu çıkışıyla da yer kabuğunun hazinesinden, gıdayı, nebat ve ağaçlara nakleder. Aynı zamanda canlılar suyu içtiği zaman, su, akciğerine hizmet eder; damarları genişletir. Bu vazifeyle canlıların kanlarının terkibini korur, dolaşmasını kolaylaştırır. Bu vazifeyle gıdayı, etlerin uçlarına ulaştırır… En büyük nimet…
وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَةَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا إِنَّ اللّهَ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız,onları sayamazsınız. Hakikaten Allah, çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir.”[5]
Buraya kadar, suyun karadaki canlılara, bitkilere,ağaçlara ve özellikle insanlara hizmetinin bir kısmı anlaşılmıştır.
Soğukta su buzlaştığı zaman kesâfeti azalır. Tabii olarak kesâfetin azalmasıyla, içinde yaşayan hayvanların, yosunların hayatını korur. Çünkü kesâfetin azalmasıyla kırağıyı üstünde toplar. Soğuk şiddetlendikçe, kırağıyı, cam gibi şeffaf bir tabaka haline getirir. Soğukluk şiddeti nisbetinde, onu kalınlaştırır. Kırağı kitle haline gelince, artık eritilmesi, yahud çıkarılması zorlaşır. Su kitle haline getirdiği buzun, altına inmesini engeller ve içindeki hararetini hapseder, dışına çıkarmaz. Bu sayede içindeki canlılar berhayat olur. Bahar gelince, süratli bir şekilde buz kitlesini eritir.Hayrete şayandır ki, ne kadar kitleyi kalınlaştırırsa kalınlaştırsın, hayvanların teneffüsleri için, çok ince hassas boşluklar bırakır.
Evet, Allah Teâla’nın kitabı doğru söylemiştir: وَجَعَلْنَا
مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ “Her diri şeyi de sudan yarattığımızı o inkar eden ehli küfür görmediler mi? Halen inanmayacaklar mı onlar?”
Mûciz ve mu’ciz olan Kur’an’ın bildirdiği bu diriltme, yani suyun hayata hizmeti, Kur’an’ı indirenin Rûbubiyetini göstermektedir. En avam bir insan, seviyesine göre bundan anladığı gibi, bir bilim adamı da seviyesine göre anlar, Ayetin Arabi nazmına nazar etmek gerekir. أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاء صَبّاً
ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ شَقّاًفَأَنبَتْنَا فِيهَا حَبّاً
“Hakikatte biz o suyu bol bol döktük. Sonra (nebatları çıkarmak için) toprağı, iyiden iyi yardık. Bu suretle onda tane = tohumlar bitirdik.”[6] أَمَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَأَنزَلَ لَكُم مِّنَ السَّمَاءِ
مَاء فَأَنبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ مَّا كَانَ لَكُمْ
أَن تُنبِتُوا شَجَرَهَا أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ
“(Onlar mı hayırlı,) Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? Çünkü Biz onunla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir tanrı mı var? Doğrusu onlar, sapıklıkta devam eden bir kavmdir.”[7] Bu ayet-i kerimeler ne büyük bir mu’cizedir ki, kısa bir cümle ile bu kadar mu’ciz eşyayı bildiriyor.
Özellikle şu ayet-i kerime daha mûciz bir vecihle, mu’cizdir:
وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ
رَوَاسِيَ أَن تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ
يَهْتَدُونَ Özellikle “Onları sarsmasın diye, yeryüzünde birtakım sabit sabit dağlar diktik. Aralarında geniş geniş yollar açtık. Tâ ki maksadlarına ulaşsınlar.”[8] buyrulmuştur.
Balanslar bir araba ve geminin hareket dengesini sağlayıp, devrilmesini engellediği gibii tıpkı, dağlar da yer hareketini dengeler ve içindeki canlıları çalkantıdan korur.
Bunlar hepsi, lisân-ı hal ile en âşikâr bir şekilde der ki: Ey tabiatçi ve kimyâger!. Beni Hazreti Ahmed aleyhissalâtu vesselâm’a indiren kâinatın Hâlık’ı olmasaydı, insanların aklına gelmeyen nice hakikatleri, nasıl bildirirdi?. Hem de açıkca buyurur ki: Ey ehli küfür, neden inat ederek buna inanmıyorsunuz?.
Asr-ı Saadeti şereflendiren O büyük keşşaf; Kur’an muhatabı ve vahyi İlâhi mahalli O… Bu ayet Onu nasıl gösteriyor!.. Öyle gösteriyorki, zerre kadar ilim ve insaf sahibi, iltifat gözüyle bakarsa, Ona iman etmekle kalmaz; belki imanla bereber ruhunu da Ona feda eder.
Evet, evet.. Onun asrında sohbetiyle müşerref olanlar: Ben anam ve babamın ruhu, canı Sana fedaolsun diyorlardı..Evet, feda olsun!.. Bu samimi hitap, iman etmeye kâfi değil midir?. Daha da iman etmeyecek misiniz?..
Eğer gece kuşu görmezse güneşi, güneşe ne kabahat?!. İşte bu, bir ayna gibi Allah’ı gösteren yoldur; delildir, burhandır.
2. DELİL KAİNATIN OLUŞU
(DEVAMI İSTERSEN,ŞÜPHELİ KANI YOLLANACAKTIR…) Hayırlı akşamlar..
KAYNAKLAR
[1]El-Enbiya Suresi ayet 30.
[2] (İbnu Ebi Hâtem’in tahric ettiği, İbni Abbas radıyallahu anh’tan gelen hadistir. İmam Suyuti ed-Dürr-ül-Mensur c. 7 s.500, Hakim el-Müstedrek c.4 s.160 h.n.7278)
[3]El- Hacc Suresi ayet 5.
[4]Necâib-i Kur’âniyye’den naklen H.Basri Çantay
[5]En-Nahl suresi ayet 18.
[6]Abese Suresi ayet 25 – 27.
[7]En-Neml Suresi ayet 60.
[8]El Enbiya Suresi ayet 31.
Allah’ın varlığına birinci delil..
Allah’a delil, Allah’ın yaratığı kainattır; Kur’an ve Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir.Her şey O’nun mülküdür. O’na delil O…
En mühim ve dikkat çekici şudur: Miladi 7. asırda kainatın sırrı, ilmi ve fenleri açılmamıştı. Bilhassa Mekke’de -hele ilim tedrisatı yokken- bu asırda vahyi İlahi ile mazhar olan Hazret-i Rasulullah aleyhissalatu vesselam, vahyi İlahi’den neler bildirdi neler… Varlık birliği, hayat sırrı, dünyanın yaratılışı, dünyanın uzaması, Güneş, ay yer küresinin dönüşü, göklerde hayat oluşu, havada oksijenin azalması,atom ve içindekinin parçalanması, bulutların yağmura gebe göstermesi ve sair..Daha bunlar keşfolmadan evvel göstermesi, cümleten delildir ki, Kur’an O Allah’ın sıfatıdır, konuşmasıdır…ve Hazreti Muhammed aleyhissalatu vesselam da elçisidir. O’nun, varlığında ve birliğinde şek ve şüphe yoktur.
Mezkuratlardan birer temsil verelim, kalbimiz mutmain olsun…Her ne kadar Kur’an-ı Azim-üş-Şan fen ve sanatları apaçık bildirmemiş ise de manen ve işareten bunca ulemaya yol göstermiştir. Zira Kur’an, insanların din ve dünyası için irşad kitabı olup, ahirete daha önem vermiştir. Hem de gizli olarak pek çok eşyanın hakikatine işaret buyurmuştur. Bu sebeple, tabii, coğrafi, tıbbi ve kimyevi meselelere işaretleri, elbette Kur’an’ın Allah’ın kelamı ve mu’ciz bir kitap olduğuna delildir. Evet Kur’an mu’cizdir… işte bu delillerden birkaçı:
1.YER VE GÖĞÜN ASLI BİRDİR
Dünya birliği ve hayat sırrı.. İşte Kur’an’ın işaret buyurduğu binden birini açıklayalım: أَوَلَمْ يَرَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنْ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ ” Göklerde yer bitişik bir halde iken = bir madde halinde iken, eczası gaz zerreleri şeklinde birbirine yapışıkken, bizim onları birbirinden yarıp ayırdığımızı her diri şeyi de sudan yarattığımızı o inkar eden ehli küfür görmediler mi?. halen inanmayacaklar mı onlar?.”[1]
رَتْقًا kelimesinde, muzaf mahfuzdur. Ve رَتْقًا ; birbirine munzam yani sahib-i zam ve birbirine eşit olmak demektir.
Ruh-ul Beyan tefsirinde beyan edildiği üzere, “gök ve yer bir madde;zerreler, gazlar halinde bitişikti. Buhar, duman ve gazlar halinde idi. Kısım kısım, tedricen su oldu. Ve sonra, güneş âlemi ondan meydana geldi ve bizim durduğumuz yer de ondan bir parçadır.” Demek ki, ateşin aslı sudur.
Buna delil, yerde takribi olarak 92 unsur vardır. Ve bu unsurlar aynı zamanda güneşte de vardır. Beş esaslı unsur: Hidrojen; helyum ; karbon ve azot; oksijen ve fosfor; demir unsurlarıdır. Güneşte bunlar bulunduğu gibi yer küresinde de bulunuyor. Yer küresi gibi diğer kürelerde de bulunuyor. Bütün küreler güneşten aksederler. Nihayet yer ve gök aynı şey’i vâhiddir ve bu unsurlardan meydana gelmiştir. Bu ayetin birinci şıkkı kimya ve fizik alimlerine hitap ediyor: ” Göklerde yer bitişik bir halde iken = bir madde halinde iken, eczası gaz zerreleri şeklinde birbirine yapışıkken, bizim onları birbirinden yarıp ayırdığımızı her diri şeyi de sudan yarattığımızı o inkar eden ehli küfür görmediler mi?. Halen inanmayacaklar mı onlar?.” mealindeki cümlede altı cihetle mu’cize vardır:
1- Hitab doğrudan doğruya küffâra olduğuna göre, maddenin keşfinde küffârın daha muvaffak olacağına işarettir. Binaenaleyh küffârın inâden inkarları büyük suç sayılır.
Her ne kadar müslümanlar bu keşifte onlarla beraber ise de, keşifleri olmasaydı dahi, imanları olurdu. Bu takdirde mü’minin imanı, inad ve iddiaya mebni değil, bilakis irâdidir.
2- Yukarda parantezle gösterdiğimiz رَتْقًا ‘ın manasında, bugünkü ilim müttefiktirler. Nitekim İbni Abbas’a göre de رَتْقًا : “ateş küresi gibi kupkuru”; فَتَقْ ise: “yarılıp ayrılma” demektir. Yani Allah Teâla, yeri nebatla, semâsını yağmurla birbirinden yarıp ayırmıştır. Aynı zamanda, İbni Abbas’tan gelen ikinci bir nakilde رَتْقًا : “cinslerin, zat ve madde olarak birbirine bitişikliği”; فَتَقْ ise: “onların zat olarak birbirinden ayrılması” olur.
Bugünkü ulemânın da vardıkları son kanaat, bu iki görüştür. İlmin Kur’ân’a mutabık olması, Kur’ân’ın mu’cizesini isbat ettiği gibi, Kur’ân’ın mu’ciz lafızları da, ilmin doğruluğuna şahit olur.
3- Arzın tekil, semâvât’ın çoğul olarak gelişinde, kürre-i arzın tabakalarının bitişik; semâvâtın ise birbirinden ayrı olması gösterilir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında, yerin top halinde oluşu bilinmemişti. Tabii ki bu bildiriş, Allah Teâla’nın varlığına ve brliğine delildir.
4- Asılda yer ve göklerin ilk yaratılışında, şimdiki hayata elverişli olmamasını beyan eder. Allah Teâla’nın yer ve gökleri şimdiki hayat için yararlı bir hale getirmesi, onu yoktan yaratması gibi, kudretinin, ilminin delilidir.
5- Kainatın aslının su olmasını gösterir. Bu hususta kimya ve fizik ilmine vâkıf olanlar, ayet-i kerimenin bu mu’cizesini daha güzel anlarlar. Nitekim, “Her bir şey, bir sudan yaratılmıştır.”[2] mealindeki hadis-i şerif de, her şeyin aslının su olduğu tasrih etmiştir.
6- Yaratılan tüm canlıların hayatının suya bağlanması da Allah Teâla’nın kudretinin ayrı delilidir.
“Şu büyük ecrâmın birbirinden ayrılışında, bir kudret ve yaratma eli apaçık görülür. Hele hayatın kaynağı olan suda, O Yüce Kudret ne kadar aşikardır. Suda iki türlü diriltme vardır: Birinci diriltme ve devamlı diriltme…
Kur’an’da açıklandığı üzere, büyük cisimlerde ayrılış husule gelmiş, yerle gök birbirinden ayrılmıştır. Yer başlı başına şu’le saçan bir kıta olmuştur. O zaman, kimya bilginlerinin oksijen dedikleri su maddesi kendisindeki hararetle yerden tebehhur ediyor ve hava boşluğunda rastladığı soğukluk onu suya çevirdikten sonra su, ağırlığından dolayı yere iniyordu. Bu keyfiyet tekerrür ede ede, nihayet bütün yeryüzü su oldu. Sora bundan karalar meydana geldi; nebatlar,hayvanlar ve bütün canlılar sudan zuhur etti. İşte bu birinci diriltmedir ki, ayet-i kerimede yerin gökten ayrılışı bildirildikten sonra, herşeyin su ile haya bulduğunun zikredilmesi, buna işarettir.
Devamlı diriltmek ise, arzın her yerinde, her an, her canlıda müşahede olunmaktadır. Buna da ;
وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا
الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ
“Sen yeri kupkuru ve ölü görürsün. Fakat biz onun üstüne suyu = yağmuru indirdiğimiz zaman o harekete gelir, kabarır; her güzel çiftten nice nebat bitirir.”[3] mealindeki ayet-i kerimeyle işaret edilmiştir.
Bundan anlaşılıyor ki, ister hayat âleminin tekvini ve nevi’lerinin icadı zamanındaki birinci diriltme olsun.. ister bu nevi’lerin bütün gün doğup büyüyen ferdlerinde ve cüzlerinde yenilenen diriltmede olsun; yeryüzünde her canlının hayatı ancak suyladır.
Kur’an-ı Kerim’in birçok yerlerinde halk ve tekvinden bahsolunur. Bunun hikmeti, Yaratan’ın kudretine, ilmine, hikmetine deliller vermek,nazarları bunlardan ibret almaya ve faydalanmaya yöneltmek, Allah’a iman etmeye, salih amellerde bulunmaya irşad etmektir.Yoksa halk ve tekvinin mufassal bir surette mahiyetini şerhetmek maksat değildir. Bunun içindir ki, Kur’an-ı Kerim’de hakikatlar ancak ibretler ve öğütler tarzında gösterilmiştir. Asrımızda tekvin ilmi bilginlerinin yaratılışa dair birçok hakikatleri keşfetmelerine rağmen, asırlardan beri tilâvet olunan tekvin ayetlerinin hiçbirinde bunlara aykırı hiçbir şey görülmemiştir.”[4]
Evet, insanlar bir nokta sudandır. Ve hayatı da su iledir. İşte kat’i delil Allah’ı gösterir.
El-Enbiya suresi 30′uncu ayetinde الْمَاءِ kelimesindeki “elif lâm” cins için olunca, herşeyin bidayetlerinde suya ihtiyaç vardır… eğer “elif lâm” nevi’ için olursa, hayvandan herbir nev’in ayrı ayrı ve nebattan her bir nev’in ayrı ayrı su ile hayatı husule gelir demek olur… Evet, hayat için su en lazım ve mühim unsur ve düsturdur… Hatta kürre-i arzın yüzünde üç çeyrek miktarında su halen vardır.
Su maddesi canlıların aslı olduğu gibi, aynı zamanda canlıların yaşamasında da çok rol oynar. Eğer su maddesi olmasaydı, yeryüzünde pis kokular, dumanlar, gazların çoğalmasıyla hayat felce uğrardı. Özellikle sıcak mevsimde, bilhassa sıcak memleketlerde, güneşin ısı ve hararetinin çoğalmasından, karadaki nebat, hayvan yaşayamazdı. Demek ki su, en büyük nimettir. Çünkü su hayata hizmetçidir; şöyle ki:
Suyun cevherinde yükselme ve eritme kabiliyeti olduğundan, daimi surette seyyaldir. Bundan dolayı, yerdeki hararetin dengesini korur ve canlıların hayatına hizmet eder. Özellikle insanın teneffüsüne yardımcı olur; ruhunu okşar; bedeninin kokusundan ve birçok mikroplardan kurtarır; bunalımını giderir.
Su da bir de, gerginleştirme kabiliyeti vardır. Mesela girdiği herhangi bir cismin tepesine çıkar; fidanın, nebatın, tohumun üstüne çıkar. bu çıkışıyla da yer kabuğunun hazinesinden, gıdayı, nebat ve ağaçlara nakleder. Aynı zamanda canlılar suyu içtiği zaman, su, akciğerine hizmet eder; damarları genişletir. Bu vazifeyle canlıların kanlarının terkibini korur, dolaşmasını kolaylaştırır. Bu vazifeyle gıdayı, etlerin uçlarına ulaştırır… En büyük nimet…
وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَةَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا إِنَّ اللّهَ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız,onları sayamazsınız. Hakikaten Allah, çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir.”[5]
Buraya kadar, suyun karadaki canlılara, bitkilere,ağaçlara ve özellikle insanlara hizmetinin bir kısmı anlaşılmıştır.
Soğukta su buzlaştığı zaman kesâfeti azalır. Tabii olarak kesâfetin azalmasıyla, içinde yaşayan hayvanların, yosunların hayatını korur. Çünkü kesâfetin azalmasıyla kırağıyı üstünde toplar. Soğuk şiddetlendikçe, kırağıyı, cam gibi şeffaf bir tabaka haline getirir. Soğukluk şiddeti nisbetinde, onu kalınlaştırır. Kırağı kitle haline gelince, artık eritilmesi, yahud çıkarılması zorlaşır. Su kitle haline getirdiği buzun, altına inmesini engeller ve içindeki hararetini hapseder, dışına çıkarmaz. Bu sayede içindeki canlılar berhayat olur. Bahar gelince, süratli bir şekilde buz kitlesini eritir.Hayrete şayandır ki, ne kadar kitleyi kalınlaştırırsa kalınlaştırsın, hayvanların teneffüsleri için, çok ince hassas boşluklar bırakır.
Evet, Allah Teâla’nın kitabı doğru söylemiştir: وَجَعَلْنَا
مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ “Her diri şeyi de sudan yarattığımızı o inkar eden ehli küfür görmediler mi? Halen inanmayacaklar mı onlar?”
Mûciz ve mu’ciz olan Kur’an’ın bildirdiği bu diriltme, yani suyun hayata hizmeti, Kur’an’ı indirenin Rûbubiyetini göstermektedir. En avam bir insan, seviyesine göre bundan anladığı gibi, bir bilim adamı da seviyesine göre anlar, Ayetin Arabi nazmına nazar etmek gerekir. أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاء صَبّاً
ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ شَقّاًفَأَنبَتْنَا فِيهَا حَبّاً
“Hakikatte biz o suyu bol bol döktük. Sonra (nebatları çıkarmak için) toprağı, iyiden iyi yardık. Bu suretle onda tane = tohumlar bitirdik.”[6]
أَمَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَأَنزَلَ لَكُم مِّنَ السَّمَاءِ
مَاء فَأَنبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ مَّا كَانَ لَكُمْ
أَن تُنبِتُوا شَجَرَهَا أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ
“(Onlar mı hayırlı,) Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? Çünkü Biz onunla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir tanrı mı var? Doğrusu onlar, sapıklıkta devam eden bir kavmdir.”[7] Bu ayet-i kerimeler ne büyük bir mu’cizedir ki, kısa bir cümle ile bu kadar mu’ciz eşyayı bildiriyor.
Özellikle şu ayet-i kerime daha mûciz bir vecihle, mu’cizdir:
وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ
رَوَاسِيَ أَن تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ
يَهْتَدُونَ Özellikle “Onları sarsmasın diye, yeryüzünde birtakım sabit sabit dağlar diktik. Aralarında geniş geniş yollar açtık. Tâ ki maksadlarına ulaşsınlar.”[8] buyrulmuştur.
Balanslar bir araba ve geminin hareket dengesini sağlayıp, devrilmesini engellediği gibi tıpkı, dağlar da yer hareketini dengeler ve içindeki canlıları çalkantıdan korur.
Bunlar hepsi, lisân-ı hal ile en âşikâr bir şekilde der ki: Ey tabiatçi ve kimyâger!. Beni Hazreti Ahmed aleyhissalâtu vesselâm’a indiren kâinatın Hâlık’ı olmasaydı, insanların aklına gelmeyen nice hakikatleri, nasıl bildirirdi?. Hem de açıkca buyurur ki: Ey ehli küfür, neden inat ederek buna inanmıyorsunuz?.
Asr-ı Saadeti şereflendiren O büyük keşşaf; Kur’an muhatabı ve vahyi İlâhi mahalli O… Bu ayet Onu nasıl gösteriyor!.. Öyle gösteriyorki, zerre kadar ilim ve insaf sahibi, iltifat gözüyle bakarsa, Ona iman etmekle kalmaz; belki imanla bereber ruhunu da Ona feda eder.
Evet, evet.. Onun asrında sohbetiyle müşerref olanlar: Ben anam ve babamın ruhu, canı Sana feda olsun diyorlardı.. Evet, feda olsun!.. Bu samimi hitap, iman etmeye kâfi değil midir?. Daha da iman etmeyecek misiniz?..
Eğer gece kuşu görmezse güneşi, güneşe ne kabahat?!. İşte bu, bir ayna gibi Allah’ı gösteren yoldur; delildir, burhandır.
[1]El-Enbiya Suresi ayet 30.
[2] (İbnu Ebi Hâtem’in tahric ettiği, İbni Abbas radıyallahu anh’tan gelen hadistir. İmam Suyuti ed-Dürr-ül-Mensur c. 7 s.500, Hakim el-Müstedrek c.4 s.160 h.n.7278)
[3]El- Hacc Suresi ayet 5.
[4]Necâib-i Kur’âniyye’den naklen H.Basri Çantay
[5]En-Nahl suresi ayet 18.
[6]Abese Suresi ayet 25 – 27.
[7]En-Neml Suresi ayet 60.
[8]El Enbiya Suresi ayet 31.
Allah’a delil, Allah’ın yaratığı kainattır; Kur’an ve Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir.Her şey O’nun mülküdür. O’na delil O…
En mühim ve dikkat çekici şudur: Miladi 7. asırda kainatın sırrı, ilmi ve fenleri açılmamıştı. Bilhassa Mekke’de -hele ilim tedrisatı yokken- bu asırda vahyi İlahi ile mazhar olan Hazret-i Rasulullah aleyhissalatu vesselam, vahyi İlahi’den neler bildirdi neler… Varlık birliği, hayat sırrı, dünyanın yaratılışı, dünyanın uzaması, Güneş, ay yer küresinin dönüşü, göklerde hayat oluşu, havada oksijenin azalması,atom ve içindekinin parçalanması, bulutların yağmura gebe göstermesi ve sair..Daha bunlar keşfolmadan evvel göstermesi, cümleten delildir ki, Kur’an O Allah’ın sıfatıdır, konuşmasıdır…ve Hazreti Muhammed aleyhissalatu vesselam da elçisidir. O’nun, varlığında ve birliğinde şek ve şüphe yoktur.
Mezkuratlardan birer temsil verelim, kalbimiz mutmain olsun…Her ne kadar Kur’an-ı Azim-üş-Şan fen ve sanatları apaçık bildirmemiş ise de manen ve işareten bunca ulemaya yol göstermiştir. Zira Kur’an, insanların din ve dünyası için irşad kitabı olup, ahirete daha önem vermiştir. Hem de gizli olarak pek çok eşyanın hakikatine işaret buyurmuştur. Bu sebeple, tabii, coğrafi, tıbbi ve kimyevi meselelere işaretleri, elbette Kur’an’ın Allah’ın kelamı ve mu’ciz bir kitap olduğuna delildir. Evet Kur’an mu’cizdir… işte bu delillerden birkaçı:
1.YER VE GÖĞÜN ASLI BİRDİR
Dünya birliği ve hayat sırrı.. İşte Kur’an’ın işaret buyurduğu binden birini açıklayalım: أَوَلَمْ يَرَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنْ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ ” Göklerde yer bitişik bir halde iken = bir madde halinde iken, eczası gaz zerreleri şeklinde birbirine yapışıkken, bizim onları birbirinden yarıp ayırdığımızı her diri şeyi de sudan yarattığımızı o inkar eden ehli küfür görmediler mi?. halen inanmayacaklar mı onlar?.”[1]
رَتْقًا kelimesinde, muzaf mahfuzdur. Ve رَتْقًا ; birbirine munzamyani sahib-i zam ve birbirine eşit olmak demektir.
Ruh-ul Beyan tefsirinde beyan edildiği üzere, “gök ve yer bir madde;zerreler, gazlar halinde bitişikti. Buhar, duman ve gazlar halinde idi. Kısım kısım, tedricen su oldu. Ve sonra, güneş âlemi ondan meydana geldi ve bizim durduğumuz yer de ondan bir parçadır.” Demek ki, ateşin aslı sudur.
Buna delil, yerde takribi olarak 92 unsur vardır. Ve bu unsurlar aynı zamanda güneşte de vardır. Beş esaslı unsur: Hidrojen; helyum ; karbon ve azot; oksijen ve fosfor; demir unsurlarıdır. Güneşte bunlar bulunduğu gibi yer küresin de debulunuyor. Yer küresi gibi diğer kürelerde de bulunuyor. Bütün küreler güneşten aksederler. Nihayet yer ve gök aynı şey’i vâhiddir ve bu unsurlardan meydana gelmiştir. Bu ayetin birinci şıkkı kimya ve fizik alimlerine hitap ediyor: ” Göklerde yer bitişik bir halde iken = bir madde halinde iken, eczası gaz zerreleri şeklinde birbirine yapışıkken, bizim onları birbirinden yarıp ayırdığımızı her diri şeyi de sudan yarattığımızı o inkar eden ehli küfür görmediler mi?. halen inanmayacaklar mı onlar?.” mealindeki cümlede altı cihetle mu’cize vardır:
1- Hitab doğrudan doğruya küffâra olduğuna göre, maddenin keşfinde küffârın daha muvaffak olacağına işarettir. Binaenaleyh küffârın inâden inkarları büyük suç sayılır.
Her ne kadar müslümanlar bu keşifte onlarla bereber ise de, keşifleri olmasaydı dahi, imanları olurdu. Bu takdirde mü’minin imanı, inad ve iddiaya mebni değil, bilakis irâdidir.
2- Yukarda parantezle gösterdiğimiz رَتْقًا ‘ın manasında, bugünkü ilim müttefiktirler. Nitekim İbni Abbas’a göre de رَتْقًا : “ateş küresi gibi kupkuru”; فَتَقْ ise: “yarılıp ayrılma” demektir. Yani Allah Teâla, yeri nebatla, semâsını yağmurla birbirinden yarıp ayırmıştır. Aynı zamanda, İbni Abbas’tan gelen ikinci bir nakilde رَتْقًا : “cinslerin, zat ve madde olarak birbirine bitişikliği”; فَتَقْ ise: “onların zat olarak birbirinden ayrılması” olur.
Bugünkü ulemânın da vardıkları son kanaat, bu iki görüştür. İlmin Kur’ân’a mutabık olması, Kur’ân’ın mu’cizesini isbat ettiği gibi, Kur’ân’ın mu’ciz lafızları da, ilmin doğruluğuna şahit olur.
3- Arzın tekil, semâvât’ın çoğul olarak gelişinde, kürre-i arzın tabakalarının bitişik; semâvâtın ise birbirinden ayrı olması gösterilir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında, yerin top halinde oluşu bilinmemişti. Tabii ki bu bildiriş, Allah Teâla’nın varlığına ve brliğine delildir.
4- Asılda yer ve göklerin ilk yaratılışında, şimdiki hayata elverişli olmamasını beyan eder. Allah Teâla’nın yer ve gökleri şimdiki hayat için yararlı bir hale getirmesi, onu yoktan yaratması gibi, kudretinin, ilminin delilidir.
5- Kainatın aslının su olmasını gösterir. Bu hususta kimya ve fizik ilmine vâkıf olanlar, ayet-i kerimenin bu mu’cizesini daha güzel anlarlar. Nitekim, “Her bir şey, bir sudan yaratılmıştır.”[2] mealindeki hadis-i şerif de, herşeyin aslının su olduğu tasrih etmiştir.
6- Yaratılan tüm canlıların hayatının suya bağlanması da Allah Teâla’nın kudretinin ayrı delilidir.
“Şu büyük ecrâmın birbirinden ayrılışında, bir kudret ve yaratma eli apaçık görülür. Hele hayatın kaynağı olan suda, O Yüce Kudret ne kadar aşikardır. Suda iki türlü diriltme vardır: Birinci diriltme ve devamlı diriltme…
Kur’an’da açıklandığı üzere, büyük cisimlerde ayrılış husule gelmiş, yerle gök birbirinden ayrılmıştır. Yer başlı başına şu’le saçan bir kıta olmuştur. O zaman, kimya bilginlerinin oksijen dedikleri su maddesi kendisindeki hararetle yerden tebehhur ediyor ve hava boşluğunda rastladığı soğukluk onu suya çevirdikten sonra su, ağırlığından dolayı yere iniyordu. Bu keyfiyet tekerrür ede ede, nihayet bütün yeryüzü su oldu. Sora bundan karalar meydana geldi; nebatlar,hayvanlar ve bütün canlılar sudan zuhur etti. İşte bu birinci diriltmedir ki, ayet-i kerimede yerin gökten ayrılışı bildirildikten sonra, herşeyin su ile haya bulduğunun zikredilmesi, buna işarettir.
Devamlı diriltmek ise, arzın her yerinde, her an, her canlıda müşahede olunmaktadır. Buna da ;
وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا
الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ
“Sen yeri kupkuru ve ölü görürsün. Fakat biz onun üstüne suyu = yağmuru indirdiğimiz zaman o harekete gelir, kabarır; her güzel çiftten nice nebat bitirir.”[3] mealindeki ayet-i kerimeyle işaret edilmiştir.
Bundan anlaşılıyor ki, ister hayat âleminin tekvini ve nevi’lerinin icadı zamanındaki birinci diriltme olsun.. ister bu nevi’lerin bütün gün doğup büyüyen ferdlerinde ve cüzlerinde yenilenen diriltmede olsun; yeryüzünde her canlının hayatı ancak suyladır.
Kur’an-ı Kerim’in birçok yerlerinde halk ve tekvinden bahsolunur. Bunun hikmeti, Yaratan’ın kudretine, ilmine, hikmetine deliller vermek,nazarları bunlardan ibret almaya ve faydalanmaya yöneltmek, Allah’a iman etmeye, salih amellerde bulunmaya irşad etmektir.Yoksa halk ve tekvinin mufassal bir surette mahiyetini şerhetmek maksat değildir. Bunun içindir ki, Kur’an-ı Kerim’de hakikatlar ancak ibretler ve öğütler tarzında gösterilmiştir. Asrımızda tekvin ilmi bilginlerinin yaratılışa dair birçok hakikatleri keşfetmelerine rağmen, asırlardan beri tilâvet olunan tekvin ayetlerinin hiçbirinde bunlara aykırı hiçbir şey görülmemiştir.”[4]
Evet, insanlar bir nokta sudandır. Ve hayatı da su iledir. İşte kat’i delil Alah’ı gösterir.
El-Enbiya suresi 30′uncu ayetinde الْمَاءِ kelimesindeki “elif lâm” cins için olunca, herşeyin bidayetlerinde suya ihtiyaç vardır… eğer “elif lâm” nevi’ için olursa, hayvandan herbir nev2in ayrı ayrı ve nebattan hr ir nev’in ayrı ayrı su ile hayatı husule gelir demek olur… Evet, hayat için su en lazım ve mühim unsur ve düsturdur… Hatta kürre-i arzın yüzünde üç çeyrek miktarında su halen vardır.
Su maddesi canlıların aslı olduğu gibi, aynı zamanda canlıların yaşamasında da çok rol oynar. Eğer su maddesi olmasaydı, yeryüzünde pis kokular, dumanlar, gazların çoğalmasıyla hayat felce uğrardı. Özellikle sıcak mevsimde, bilhassa sıcak memleketlerde, güneşin ısı ve hararetinin çoğalmasından, karadaki nebat, hayvan yaşayamazdı. Demek ki su, en büyük nimettir. Çünkü su hayata hizmetçidir; şöyeki:
Suyun cevherinde yükselme ve eritme kabiliyeti olduğundan, daimi surette seyyaldir. Bundan dolayı, yerdeki hararetin dengesini korur ve canlıların hayatına hizmet eder. Özellikle insanın teneffüsüne yardımcı olur; ruhunu okşar; bedeninin kokusundan ve birçok mikroplardan kurtarır; bunalımını giderir.
Su da bir de, gerginleştirme kabiliyeti vardır. Mesela girdiği herhangi bir cismin tepesine çıkar; fidanın, nebatın, tohumun üstüne çıkar. bu çıkışıyla da yer kabuğunun hazinesinden, gıdayı, nebat ve ağaçlara nakleder. Aynı zamanda canlılar suyu içtiği zaman, su, akciğerine hizmet eder; damarları genişletir. Bu vazifeyle canlıların kanlarının terkibini korur, dolaşmasını kolaylaştırır. Bu vazifeyle gıdayı, etlerin uçlarına ulaştırır… En büyük nimet…
وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَةَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا إِنَّ اللّهَ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız,onları sayamazsınız. Hakikaten Allah, çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir.”[5]
Buraya kadar, suyun karadaki canlılara, bitkilere,ağaçlara ve özellikle insanlara hizmetinin bir kısmı anlaşılmıştır.
Soğukta su buzlaştığı zaman kesâfeti azalır. Tabii olarak kesâfetin azalmasıyla, içinde yaşayan hayvanların, yosunların hayatını korur. Çünkü kesâfetin azalmasıyla kırağıyı üstünde toplar. Soğuk şiddetlendikçe, kırağıyı, cam gibi şeffaf bir tabaka haline getirir. Soğukluk şiddeti nisbetinde, onu kalınlaştırır. Kırağı kitle haline gelince, artık eritilmesi, yahud çıkarılması zorlaşır. Su kitle haline getirdiği buzun, altına inmesini engeller ve içindeki hararetini hapseder, dışına çıkarmaz. Bu sayede içindeki canlılar berhayat olur. Bahar gelince, süratli bir şekilde buz kitlesini eritir.Hayrete şayandır ki, ne kadar kitleyi kalınlaştırırsa kalınlaştırsın, hayvanların teneffüsleri için, çok ince hassas boşluklar bırakır.
Evet, Allah Teâla’nın kitabı doğru söylemiştir: وَجَعَلْنَا
مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ “Her diri şeyi de sudan yarattığımızı o inkar eden ehli küfür görmediler mi? Halen inanmayacaklar mı onlar?”
Mûciz ve mu’ciz olan Kur’an’ın bildirdiği bu diriltme, yani suyun hayata hizmeti, Kur’an’ı indirenin Rûbubiyetini göstermektedir. En avam bir insan, seviyesine göre bundan anladığı gibi, bir bilim adamı da seviyesine göre anlar, Ayetin Arabi nazmına nazar etmek gerekir. أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاء صَبّاً
ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ شَقّاًفَأَنبَتْنَا فِيهَا حَبّاً
“Hakikatte biz o suyu bol bol döktük. Sonra (nebatları çıkarmak için) toprağı, iyiden iyi yardık. Bu suretle onda tane = tohumlar bitirdik.”[6] أَمَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَأَنزَلَ لَكُم مِّنَ السَّمَاءِ
مَاء فَأَنبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ مَّا كَانَ لَكُمْ
أَن تُنبِتُوا شَجَرَهَا أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ
“(Onlar mı hayırlı,) Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? Çünkü Biz onunla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir tanrı mı var? Doğrusu onlar, sapıklıkta devam eden bir kavmdir.”[7] Bu ayet-i kerimeler ne büyük bir mu’cizedir ki, kısa bir cümle ile bu kadar mu’ciz eşyayı bildiriyor.
Özellikle şu ayet-i kerime daha mûciz bir vecihle, mu’cizdir:
وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ
رَوَاسِيَ أَن تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ
يَهْتَدُونَ Özellikle “Onları sarsmasın diye, yeryüzünde birtakım sabit sabit dağlar diktik. Aralarında geniş geniş yollar açtık. Tâ ki maksadlarına ulaşsınlar.”[8] buyrulmuştur.
Balanslar bir araba ve geminin hareket dengesini sağlayıp, devrilmesini engellediği gibii tıpkı, dağlar da yer hareketini dengeler ve içindeki canlıları çalkantıdan korur.
Bunlar hepsi, lisân-ı hal ile en âşikâr bir şekilde der ki: Ey tabiatçi ve kimyâger!. Beni Hazreti Ahmed aleyhissalâtu vesselâm’a indiren kâinatın Hâlık’ı olmasaydı, insanların aklına gelmeyen nice hakikatleri, nasıl bildirirdi?. Hem de açıkca buyurur ki: Ey ehli küfür, neden inat ederek buna inanmıyorsunuz?.
Asr-ı Saadeti şereflendiren O büyük keşşaf; Kur’an muhatabı ve vahyi İlâhi mahalli O… Bu ayet Onu nasıl gösteriyor!.. Öyle gösteriyorki, zerre kadar ilim ve insaf sahibi, iltifat gözüyle bakarsa, Ona iman etmekle kalmaz; belki imanla bereber ruhunu da Ona feda eder.
Evet, evet.. Onun asrında sohbetiyle müşerref olanlar: Ben anam ve babamın ruhu, canı Sana fedaolsun diyorlardı..Evet, feda olsun!.. Bu samimi hitap, iman etmeye kâfi değil midir?. Daha da iman etmeyecek misiniz?..
Eğer gece kuşu görmezse güneşi, güneşe ne kabahat?!. İşte bu, bir ayna gibi Allah’ı gösteren yoldur; delildir, burhandır.
2. DELİL KAİNATIN OLUŞU
(DEVAMI İSTERSEN,ŞÜPHELİ KANI YOLLANACAKTIR…) Hayırlı akşamlar..
KAYNAKLAR
[1]El-Enbiya Suresi ayet 30.
[2] (İbnu Ebi Hâtem’in tahric ettiği, İbni Abbas radıyallahu anh’tan gelen hadistir. İmam Suyuti ed-Dürr-ül-Mensur c. 7 s.500, Hakim el-Müstedrek c.4 s.160 h.n.7278)
[3]El- Hacc Suresi ayet 5.
[4]Necâib-i Kur’âniyye’den naklen H.Basri Çantay
[5]En-Nahl suresi ayet 18.
[6]Abese Suresi ayet 25 – 27.
[7]En-Neml Suresi ayet 60.
[8]El Enbiya Suresi ayet 31.
Genel olarak kainatın oluşundan bahsetmişsiniz. Benim bunlarla ilgili yazılarım var:
http://suphelikani.wordpress.com/2009/10/11/kuranda-big-bang/
Aynı zamanda Kuran’ın içinde pek çok çelişki var:
http://suphelikani.wordpress.com/2009/12/18/kurandaki-anlasilabilirlik/
Delil diye sunduklarınızı pek çok kez okuduk biz.
Bir Ateist’in inanması için ne gerekir? Bunu arkadaşım çok güzel belirtmişti: http://suphecimelek.wordpress.com/2010/02/02/bir-ateistin-inanmasi-icin-ne-gerekir/
Bir Ateist’in inanması için ne gerekir?
02 Şub 2010 Geliştirici: Şüpheci Melek
Ateistlerin sıklıkla karşı karşıya kaldıkları bir suçlama şudur: “Siz inanmamaya bir kere karar vermişsiniz, artık önünüze ne gelirse gelsin inanmazsınız. Sizinki bilinçli bir karar değil, sadece inatçılık.”
Öte yandan bir çok inançlı için durum tam olarak budur. Önlerine inançlarının yanlış ve/veya boş olduğunu gösterecek kanıtlar konmasına rağmen bir çoğu statükodan vazgeçmeyi akıllarına bile getirmezler. İnançlarına karşı gösterilen kanıtlar ya
1.Yalanlar,
2.Yanlış bilgiler ya da
3.İnsanların anlayamayacağı hikmetlere sahip olduğu için yanlış değerlendirilen bilgilerdir.
Bu davranışı da yazdığım blogda bol bol görebiliyorum. Başka inançların yanlış olduğu kanaatine varabilmek için çok daha az kanıtla yetinen insanlar, kendi inançları söz konusu olduğu zaman dağ kadar kanıtı görmezden gelebilmekteler. İşin komiği – aslında trajikomiği – inançlıların ateistleri dogmatik olarak tanımlamalarıdır. Bizim “kalplerimiz mühürlü” olduğu için “gerçek”leri görememekteyiz.
Ancak bu yazının konusu kanıtlara rağmen inançlarında ısrar eden kişiler değil. Bu yazının konusu bir ateistin inançlı bir insana dönüşebilmesi için gerekenler. Sanılanın aksine, ateistlerin çok büyük bir bölümü dinlerin doğruluğuna dair yeterince kanıt olmadığı için dinlere inanmayan kişilerdir. Bir çoğu standartlarına uyan bir kanıt gördükleri takdirde Tanrı’ya ya da dine inananacak kişilerdir. Herkesin standardı aynı olmasa da, genel olarak makul olan bir anlayıştan bahsetmek mümkün olabilir.
Alttaki liste, ateist düşünceyi benimseyen tüm insanların hem fikir olacakları bir liste olmayabilir, ancak alttaki kriterlere uyan herhangi bir din bir çok taraftar kazanacaktır.
İlk bölüm, sağlam kanıtları ele alıyor.
1- Önceden planlanması imkansız ve doğrulanmış kehanetler.
Eğer herhangi bir kutsal kitap deseydi ki “1 Ocak 2010′da Yeni Dünya’nın büyük bir kısmının temelleri sarsılacak ve denize gömülecek” ve o tarihte Amerika California’da şiddetli bir deprem sonucu şehrin büyük kısmı denize gömülseydi bu kesin ve önceden tasarlanamayacak bir kehanet olarak değerlendirilebilirdi.
Eğer alttaki koşullar sağlanmazsa kehanet geçerli değildir:
Kehanetin ifadeleri muğlak olmamalı. Nostradamus burada iyi bir örnek – yazdığı 4lükler bir çok yere çekilebilir. Muğlak değil kesin ve net ifadeler bulunmalı. Örnek olarak “sonbaharda iki kardeşe iki ok saplanacak, ikisi de yıkılacak” muğlak bir ifade “11 eylül 2001 günü 2 uçan araba 2 tane yüksek kaleye çarpacak ve kaleler yıkılacaklar” spesifik bir ifadedir.
Kehanet sıradan bir olayla ilgili olmamalı, sıradışı ve şaşırtıcı bir olayla ilgili olmalı. Kuraklığın/sellerin/salgın hastalığın eninde sonunda geçeceğini bilmek kehanet değildir.
Kehanet başka sebeplerle uydurulmamış olmalı. Hiç bir saray kahini ya da astroloğu hizmet ettiği kralın ülkeyi felakete sürükleyecek acımasız bir kral olduğunu söylemez. Buna benzer şekilde “kralımız halkımızı ve ülkemizi iyi idare eden adil bir kral olacaktır” kehaneti, duruma uysa bile gerçek bir kehanet olarak nitelendirilemez.
Kehanet kendi kendini gerçekleştiren cinsten olmamalı. Yani kehanetin varlığı, insanların o kehaneti gerçekleştirmesine sebep olmamalı. Yahudilerin tıpkı İncil’de yazdığı gibi İsrail’e dönmeleri gerçek bir kehanet örneği sayılamaz çünkü bu kehanetin varlığı Yahudilerin İsrail’e geri dönmelerine sebep olmuştur. Kehanet ve olayın birbirinden bağımsız olmaları gereklidir. Kehanete dair bilgi olayın gerçekleşip gerçekleşmemesinde etkili olmamalıdır. “11 Eylül 2001′de şehit olacak olanlar uçan arabaları şeytanın kalelerine sokacaktır” kehanetini ciddiye alan ve şehit olmak isteyen teröristlerin hareketi kehanetin doğruluğunu ispatlamaz.
Kehanet öngörüde bulunduğu olaydan önce yapılmış olmalıdır. Kehanetin olaydan önce dile getirildiğine dair sağlam kanıtlar olmalıdır. 11 Eylül saldırısından sonra “ben buna dair bir kehanette bulunmuştum” diye ortaya çıkan birisinin bu kehaneti gerçekten de 11 Eylül 2001′den önce dile getirdiğini ispatlaması gerekmektedir.
Kehanet hali hazırda olmuş bir olayla ilgiliyse, kehanetin tuttuğuna dair bağımsız ve sağlam doğrulayan bilgi olmalıdır. Yeni Ahit’te İsa peygamberin Eski Ahit’teki kehanetleri yerine getirdiği yazılıdır. Ancak Yeni Ahit’i kaleme alan yazarlar Eski Ahit’teki kehanetlerden haberdardı ve bu kehanetlerin gerçekleştiğine dair bağımsız kaynakların sayısı yok denecek kadar az.
Son olarak, kehanet 1000 tane tutmayan kehanet arasında tutmuş olmamalıdır. Herhangi birisi 1000 tane kehanet sallayıp bir tanesinin tutmasını bekleyebilir. Söz konusu kehanetin kaynağının başka kehanetlerde ve tahminlerde de haklılığı kanıtlanmış olmalıdır.
2- Zamanının çok ötesinde bilimsel bilgiler.
Herhangi bir dini metin, yazıldığı sırada bilinmesi imkansız olan bilimsel bilgiler içeriyorsa oldukça ikna edici bir kanıt olur. Maddenin atom’lardan oluştuğunu söyleyen ya da Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü söyleyen bir dini metin iyi bir örnektir ama kesin kanıt değildir, zira bu fikirlere Eski Yunan medeniyetlerinde de rastlarız. Evrim teorisinden bahsetmesi ya da hastalıklara mikropların sebep olduğunu söylemesi ya da elektromanyetik kanunlarını anlatması da çok ikna edici olurdu. Ancak gerçekten şüpheye yer bırakmayacak bir kanıt o zamanki insanların hiç bir şekilde bilemeyecekleri ve sağduyuya ters doğalarıyla modern insanların bile anlamakta zorlandıkları kuantum fiziği ya da görelilik kanunu gibi şeylerden bahsetmesi olurdu.
1000 sene önce bir peygamberin kalkıp (Tanrı’nın ağzından) “biz sizin göremeyeceğiniz kadar küçük nesneleri hiç bir sebep olmadan hareket ettiren, aynı anda iki yerde birden var edenleriz, ışığı hem dalga hem partikül olarak yaratanlarız” gibi bir şey söylemiş olsaydı o zamanki insanlar şaşırırlardı ama bugün sayısız insanın ruhu kurtulmuş olurdu.
3-Dua sonrasında meydana gelen mucizevi olaylar.
Eğer günahkarların yaşadığı ve inananların lanetlediği şehirler bir anda alevler arasında kalsaydı (helak), ya da inananları tehlikeden koruyan ışık hüzmeleri görülseydi, sadece (ama sadece) ateistlere ve yanlış dine inananlara yıldırım çarpsaydı bu epey sağlam bir işaret olurdu. Hadi bu kadar ileri gitmeyelim – kontrollü deneylerle iyileşmeleri için dua edilen belli bir dine mensup hastaların istatistiki olarak önemli ölçüde daha hızlı iyileştikleri gösterilseydi, ve bu sonuçlar tekrar edilebilseydi bu “inanmak” için yeterli bir sebep olurdu.
4-İlahi varlıkların doğrudan görünmesi.
Eğer bir melek ya da tanrı bana doğrudan görünse ve bunun halüsinasyon olmadığına ikna olsam (çevrede başka aklı başında ve güvenilir tanıklar olması mesela yeterli) hemen inanırım. Tüm İbrahimi dinlerde Tanrı ya da melekler doğrudan Peygamberlere ve hatta çevresindekilere görünmüşlerdir. Bu gayet sağlam bir kanıttır.
5-Dünyadaki inananlarla aynı dine inanan uzaylı medeniyetler.
Eğer insanlık dünya dışından bir medeniyetle kontak kursa ve bu medeniyet de tüm ayrıntılarına kadar aynı Tanrı’ya ya da dine inanıyorsa bu da gayet sağlam bir kanıt olarak sayılacaktır.
****
İkinci kategori, kesin kanıt olmasa da ikincil olarak kabul edilebilecek kanıtları barındırıyor. Bu kategorideki kanıtlar otomatikman inanmayı sağlamasa da, söz konusu dinin saygınlığını epey artırabilir.
1-Tamamen hatasız ve tutarlı bir kutsal kitap.
Evet her din kendi kutsal metinlerinin kusursuz ve tamamen tutarlı olduğunu söyler ama eleştirel gözle okunduğu zaman kendi içerisinde tutarlı olan ve bilgi yanlışı içermeyen hiç bir kutsal kitap bulunmamaktadır. Tamamen tutarlı bir kitap ikna edici olabilir, ama yine de kitabın ilahi kaynağını ispatlamaz. 100% tutarlı ve bilgi yanlışı içermeyen ama insanlar tarafından yazıldığını bildiğimiz yığınla kitap var.
2-Kendi içerisinde ayrılıklar (mezhepler, okullar vs) olmayan bir din.
Eğer kendini insanlığa tanıtmak ve emirlerine uymamızı isteyen bir tanrı var ise, söz konusu emirlerini yanlış anlaşılmayacak ve tek bir şekilde uygulanabilecek bir şekilde sunmasını beklemek gayet makuldur. Buradan hareketle, gerçek bir dinin mensuplarının tüm dini konularda tek bir görüşe sahip olmasını beklememiz gereklidir. Aksi senaryonun niye geçerli olabileceği belli değildir. Tanrı emirlerini açık (apaçık) iletmek istemiştir de becerememiş midir? Bir önceki maddedeki gibi, bu şartı sağlayan bir dinin ilahiliği kanıtlanmış sayılmaz zira insanlar da bunu becerebildiklerini kanıtlamışlardır (devletlerin anayasaları mesela pek “yorum”a yer bırakmazlar, kanunlar yazılırken yanlış anlamaları önleyecek şekilde formüle edilirler).
3-İnananları hiç bir zaman zulüm etmemiş bir din.
Eğer bir dinin metinleri sürekli olarak barış, anlayış ve şiddetten kaçınma emrediyorsa, dinin tarihi de bunu yansıtıyorsa o dinin çekiciliği artar. Tarihsel olarak eline kuvveti geçiren hemen hemen tüm dinler farklı düşünenlere baskı yapmıştır ve ahlaken iyi olan bir tanrının kendi isminin kötü niyetli ve kusurlu insanlar tarafından karalanmasına izin vermemesi beklenmelidir.
4-Giriştiği tüm mücadeleleri (cihad, haçlı seferi, misyon vs) kazanan bir din.
Böyle bir din de tarihte görülmemiştir.
Son kategori ise ikna edici olmayan kanıtlardır. Bu kanıtlar en sık karşılaştığımız ama düşünen bir insanı ikna edici olmaktan uzak argümanlardır.
1-Sahte mucizeler.
Mucizelerin hakiki, doğrulanabilir, gerçekleşmesi imkansız olduğu halde gerçekleşmiş olaylar olması gereklidir. Dua ederek iyileştirme, bir hayvanın kürkündeki veya duvardaki lekelerde yazılar ya da resimler görme mucize sayılamaz. Eğer bir papaz/hoca/şifacı dua ederek kesilmiş bir kolu yerine getirebilirse ayrı, ama placebo etkisi ve beklentiye dayalı hissiyatlarla açıklanabilecek olan olaylar mucize sınıfına girmezler. Kutsal kitaplardaki mucizeleri düşünün – kuşların fil ordularına taş atması, ölülerin dirilmesi, suda yürüme, 2 somun ekmek ve 5 balıkla binlerce kişinin doyması gibi şeylere kıyasla bugün “mucize” olarak gösterilen şeyler arasında fersah fersah fark vardır.
2-İnsanların “dine dönme” hikayeleri.
Ateistken dine dönmüş bile olsalar bireylerin “inanma” hikayeleri başka insanları ikna ederken kullanılabilecek kanıtlar değildir. Bir dinin ne kadar hızlı büyüdüğü ya da inananların ne kadar mutlu oldukları dinin gerçekliğinden bağımsız şeylerdir.
3-Herhangi bir kişisel deneyim.
“Tanrı’ya inanıyorum çünkü onu kalbimde hissedebiliyorum” peki etkili bir ikna yöntemi değildir. Sizin hissettiğiniz Tanrı hangi dinin olursa olsun benzer hisleri Hindular, Yahudiler, Müslümanlar, Hrıstiyanlar, Scientologistler, ne bileyim Afrika animistleri vs hepsi hissediyorlar. Hangisinin gerçek olduğunu anlamamız için hiç bir yol yok. O yüzden X kişinin Y dininin tanrısını/peygamberini/meleğini görmesi/hissetmesi pek bir şey ifade etmiyor. İlk kategorideki 4. maddeye tekrar dikkatinizi çekmek isterim. Burada bahsedilen şey somut olarak birden fazla tanık tarafından görülen bir ilahi varlıktan söz ediyoruz. “Kişisel deneyim”den kasıt bu türden bir “görme”den ziyade “hissediyorum” türündeki argümanlardır.
4-Numerolojik mucizeler.
Kuran ya da İncil’de numerolojik mucizeler (19 mucizesi gibi) ikna edici değildir. Aynı türden “mucizeler” başka kitaplarda da bulunabilmektedir.
5-Yaratılışçılık.
Eğer Tanrı’nın varlığını “bu kompleks hayat kendi başına var olmuş olamaz mutlaka bir tasarımcısı olmalı” türünden argümanlarla göstermeye kalkacaksanız kolay gelsin. Daha önce hepsini duyduk, inceledik ve ikna olmadık.
Yazıma vaktinizi ayırıp okuma gayreti gösterdiğiniz için size il k olarak çok teşekkür ediyorum. Siz ile tartışma içine girmek istemem. Çünkü ben vaktimi ayırıp bu meseleler hakkında bir delil daha yazsam, siz başka bir argüman ileri süreceksiniz. Benim bildiğim okuduğum ve araştırdığım kadarıyla Allah’ın varlığının delilleri kainatın zerreleri adedince…Ama siz benden Allah’ı bizzat göster diye teklif-i mâlayutak (güç yetmez) bir şey istiyorsunuz. Ben peygamber de değilim ki mu’cize gösterip sizi ikna edeyim.. Hoş Peygamber Efendimiz zamanında da müşrikler Kendisinden mu’cize göster senin İlahı’na inanalım demişlerdi. Peygamber Efendimiz de onlara istedikleri mu’cizeyi gösterdikleri halde iman etmemişlerdi. Sihir yaptın deyip inkarlarında devam etmişlerdi.
Burası dar’ul imtihan yeridir. Eğer her şey bu dünya yüzünde apaçık olarak belli olsaydı, eğer insanlara cüz’i irade verilmeseydi, iyilikle kötülük ayrılmasaydı, Ebubekr-i Sıddıkla Ebu Cehiller aynı derecede Allah indinde kıymeti olsaydı dediğinizde bir haklılık payı olurdu. Ancak Din bir imtihandır, bir tecrübedir; yüksek ruhluları alçak ruhlulardan tefrik eder, ayırır. Öyleyse, ileride herkese gözle görülecek olayları öyle bir tarzda bahsedecek ki, ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî, apaçık olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı, seçme şansını elinden almayacak. Zira, eğer tamamen bedâhet derecesinde besbelli bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike zorunlu olsa, o vakit kömür gibi bir istidat (kabiliyet), elmas gibi bir istidatla (kabiliyetle) beraber kalır. Teklifin sırrı ve imtihanın neticesi zayi olur.
@Emrah, benim bloga uğra da “Tanrı ve Kötülük” isimli yazıyı incele. “Dünya imtihan yeridir” bahanesini kullanmanın ne kadar sakıncalı olduğunu göreceksin.
Oldu hanımefendi… başüstüne
Soru: Vâcib-ul Vücud’un ayetleri, O’nun hidayetine delildir. Haktan yüz çevirmek sebebiyle bazı din aleyhtarları, doğru bir söz ile yalan hüküm vererek derler ki: “Allah beni hidayet etmemiştir.”.. Bazıları da: “Mademki her şey O’na delildir, neden ben O’na delil görmüyorum?..Diğer bazısı: “Eğer Kur’an Hak bir din kitabı olsaydı, ilim adamları ona iman edeceklerdi.”.. Bazısı da “Dediğiniz gibi M…(aleyhisselam), irşad yolunu gösteren midir?”… derler.
Cevap:
Biz bu fikirlerin açıklamsına girmeden evvel, iki noktayı açıklayalım:
1- Kibirlenmek ve ayetlerden gafil kalmak, küfr-i inadi yoludur.
2- Hak ve gerçeğe boyun eğmek ve kabul etmek, ayetlerde uyanık olmak, elbette aklı selim ve iman yoludur.
İnattan kendimizi temizleyip, aklı selimle kalbimizi şenlendirelim. Bu tipteki fikirler çıkmadan önce, Hazreti Kur’an bildiriyor. Ondört asır evvel Kur’an nazarı, kıyametin sonuna kadar yeniden çıkacak fikirleri bilir ve redderek şöyle buyurur:
سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ
فِي الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَإِن يَرَوْاْ كُلَّ آيَةٍ لاَّ يُؤْمِنُواْ
بِهَا وَإِن يَرَوْاْ سَبِيلَ الرُّشْدِ لاَ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً وَإِن يَرَوْاْ
سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا
وَكَانُواْ عَنْهَا غَافِلِينَ
” Elbette yeryüzünde haksızlık ile kibirlenenleri ayetlerimden = ufukta, insanın nefsinde, mevaiz ve zerrelerdeki mu’cizeli ilmi idrakten çevirip uzaklaştıracağım. Tüm ayetlerimi = nefsteki mev’ızeler, ilmi mu’cizeleri görseler de, ona iman etmezler. Rüşd yolunu görseler de, aklı selim yolunu yol edinmezler. Ama azgınlık yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu durum onların ayetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan = mûciz ve mu’ciz ayetlerimizin lafz ve manalarından gafil olmalarından ileri gelmektedir.”[1]
İşte Hazreti Kur’an bildirdi ki, böyle bir zaman gelecek; kendilerini ehli ilim sanıp, tefekkürden yüz çevirecekler; ve inkar yolu ile semavi dinahkamına karşı cephe alacaklar; görüşlerini Kur’an’a karşı kullanacklar. Mezkur ayetten anlaşılıyor ki, kainat eczasıyla Allah Teâlâ’nın El-Hâdi ismini tecellisinin neticesidir.
Kainat her bakımdan insanlara hizmetçi olduğu gibi, doğru yoluna da vesiledir. Fakat bu vesilenin yolunu bulmak için, gerçeği aramak ve Hakk’tan öğrenmek, hatta Hakk’a esir olmak lazımdır.
Hak yolu bulmak sadece akıl yoluyla değil, bilakis akıl yoluyla Peygamberlere ittiba etmekledir. Zira hak ve hakikate vakıf olabilmek için, büyük bir insanlığa ihtiyaç; derin ve güzel ahlaka ihtiyaç vardır. Peygamberlere tabi olmayanlar, akıllarınca dine uzaktan baktıkları için, dinin güneşinin ışıkları, gözlerini kamaştırır. Bugün yahudi ve hristiyanların dahi, hak ve gerçeği Hazreti Peygamber’in sünnetinden öğrenmeleri gerekir.Zira Hazreti Mustafa’dan sonra hiçbir kimseye vahiy gelmemiştir. Doğup büyüdüğü çevresinin, örf ve adetlerinin tesirinden hiçbir kimse kurtulamamıştır.; kendisine vahiy gelen Rasul-u Ekrem müstesnadır. Hazret-i Peygamber’e teslim olmayan, ayağını uzaydaki kürenin üzerine koyup yürüse dahi, o muntazam nakşın= sanatın, Nakkâş’ını= Sâni’inin ve Bâri’sini görmez.
وَكَأَيِّن مِّن آيَةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا
وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ
وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللّهِ إِلاَّوَهُم مُّشْرِكُونَ
“Göklerde ve yerde nice ayetler= Rabb Teala’nın varlığına ve birliğine delil olan zerreler, küreler, küreyi yutan ışıklar vardır ki, onlar üzerinde yürüdükleri halde, onların Rabbin’den yüz çevirirler. Onlardan çoğu ancak Allah’a ortak koşaarak iman ederler.”[2]
مَرَّ fiili, Arab lügatinde; “uğramak” manasındadır. Kuşa nisbet edilirse, “uçuş”; insan nispet edilirse, “yürüyüş” demektir. BU takdirde, ayet-i kerimedeki يَمُرُّونَ عَلَيْهَا cümlesini, her iki manaya hamletmek (yormak) mümkündür. Nitekim İbnu Mes’ud radıyallahu Teala anhu, يَمُرُّونَ yerine يَمْشُو نَ okumuştur. Bu cihetle ayet-i kerime, asrımızda mu’cizesini tamamen izhar etmiştir.
“Kur’an hak din kitabı olsaydı ilim adamları ona iman edeceklerdi” diye soru açan zalim; Kur’an’ı Arabi olarak, özellikle bu ayeti inceleseydi, on dört asır evvel يَمُرُّونَ عَلَيْهَا diyen Kur’an’a iman etseydi; ehli ilim olurdu.
وَمَن يُؤْمِن بِاللَّهِ يَهْدِ قَلْبَهُ”…Kim ki Allah’a iman ederse, Allah onun kalbini hidayete erdirir…”[3]
Bu noktada insan aklına şöyle itiraz gelir: Mademki Cenab-ı Rabb-ul İzzet El-Hadi ismiyle tecelli eder; bu isimle tecellisine mazhar olan imana gelir.. Mezkur ayetin anlamından akla gelir ki, El- Mudillu ismiyle kime tecelli ederse, o da dalalette kalır. İnsan akıl ve fikriyle,hidayete veyahud dalalete mecburdur… Cüz’i irade nerede?.. O konuyu da başka bir zamana inşallah işleyelim..
[1]El-A’raf Suresi ayet 146.
[2]Yusuf Suresi ayet 105-106.
[3]Et-Teğabun Suresi ayet 11.
İnşallah inşallah.
Türkçe öğrenirseniz anlarız tabi yazdıklarınızı.
“Bu noktada insan aklına şöyle itiraz gelir: Madem ki Allah, El-Hadi (doğru yola ileten) ismiyle belirir; bu isimle belirmesine şahit olan imana gelir.. Söz konusu ayetin anlamından akla gelir ki, El- Mudillu (doğru yoldan saptıran) ismiyle kime belirirse, o da yanlış yolda kalır. İnsan akıl ve fikriyle, doğru veya yanlış yola mecburdur… Cüz’i irade nerede?.. O konuyu da başka bir zamana inşallah işleyelim..”
Bakınız ne kadar kolay?
Ha yazdıklarınız yine boş şeyler tabi de, en azından Arapça yazılınca ağırlığı var sanılmasın.
“Bugün yahudi ve hristiyanların dahi, hak ve gerçeği Hazreti Peygamber’in sünnetinden öğrenmeleri gerekir”
Benu kureyza’yı örnek alırlarsa işiniz iş
Bu işlerde acemi olduğunuz belli oluyor, zira neyin eleştirildiğini bile anlamadan kerameti kendinden menkul şeyler yazıyorsunuz.
“İşte Hazreti Kur’an bildirdi ki, böyle bir zaman gelecek; kendilerini ehli ilim sanıp, tefekkürden yüz çevirecekler; ve inkar yolu ile semavi dinahkamına karşı cephe alacaklar; görüşlerini Kur’an’a karşı kullanacklar”
Bence Muhammed “bir gün nasılsa birileri bunu benim yazdığımı anlayacak, o gün geldiğinde müritlerim hazırlıklı olsun, “bunu kuran yazmıştı” desinler” diye koymuş o ayeti.
Neyse, Kanı sana kolay gelsin
“Ben size dünya bir imtihan yeridir”. sözünün ne kadar sakıncalı olduğunu söylemenize binaen bu yazıyı kaleme aldım. Ancak sizin sitenizdeki argümanları incelediğimde [şüpheli melek], her bir cevap için siz baştan hazırlıklarınızı yapmışsınız. Hangi ilmi yazı size yazılsa, siz baştan itiraz etme vaziyetine geçmişsiniz. Bu yazılanlara ayaküstü hemen cevap verilmesi, ancak “sizin yazdıklarınız boş şeyler” diyerek geçiştirilebilecek âdi ve ilmin nezaketine yakışmayan savunmalardan birine örnek teşkil edecek cinstendir. Sizin deliller sunarak daha fazla vaktimi harcamak istemiyorum. Yine de yazdıklarımı boş olarak değerlendirseniz bile vakit ayırıp okuduğunuz için teşekkür ediyorum. Selametle kalın..Bir Dost..